Pusula TVMithat Bereket Mithat Bereket
 
Arama sonucu

Alejandro Gonzalez Innaratu yine karşımızda. Bir silahın etrafında şekillenen, farklı kültürlerin, apayrı insanlarına ait hikayeleri, 4 farklı ülkeyi dolaşarak ve de bağlayarak anlatıyor. Kocaman sandığımız dünyayı küçültüyor, mesafeleri azaltıyor.

Gizem Yarbil

Alejandro Gonzalez Innaratu’yu 2000 senesinde ilk filmi Paramparça Aşklar ve Köpekler ile tanımıştık. Yeni bir yüzyıla girdiğimiz o dönemde bu film, kritikler tarafından çağın ilk epik klasiği olarak anılıyordu. O zamanlar henüz yeni yeni şekillenmeye başlayan, birden fazla farklı hikayeyi bir olay ile birbirine bağlama stilini bambaşka açılardan ele alıyordu Paramparça Aşklar ve Köpekler. Bu kurguyu, birçok diğer uygulayıcısı gibi sadece post-modern, deneysel bir stili yalnızca değişik olmak için filme entegre etmek ve yeni film anlatım metodları denemek amacıyla değil, insan doğasına ait karmaşık duygusal ve ahlaki öğeleri, üç farklı hikayeyi, bazılarının kader, bazılarının şans, bazılarının da tesadüf adını verdiği bir “an” ile birbirine bağlayarak, insanlığın varoluşundan bu yana günaha olan tutkusunu irdelemek amacıyla kullanıyordu.  Köpeklerle insanları alegorik bir anlatımla, birbirlerinden beslenen karakterler olarak bağlayan film, insan doğasının en karanlık sularına dalıyor, ahlak üzerine yapılmış en etkili ve güçlü filmlerden biri olmaya hak kazanıyordu. Meksikalı yönetmen, birden bire, daha ilk filmiyle sinema dünyasını alt üst etmiş, hem yapısal, hem de tematik olarak bir başyapıt olmaya aday - şu anda dönüp baktığımızda belki de olmuş- bir filme imza atmıştı.

Bugün, Innaratu yine karşımızda. 21 Gram’da yarattığı hayal kırıklığından sonra, çok daha sağlam, çok daha güçlü, yine insan doğasını ve ahlakını Paramparça Aşklar ve Köpekler’deki gibi farklı hikayelerin kesişmesinde irdeleyen, ama bu sefer dış etkilerden bağımsız, sadece insan doğasına ait boyutuyla değil de, çok daha geniş bir çerçeveden, küreselleşmeyle birlikte git gide sınırlarını yok eden, ama ironik olarak da aslında çok daha katı bir şekilde üstüne basa basa çizen, 11 Eylül sonrası oluşmuş bir korku ve paranoya dünyasının çerçevesinden anlatıyor hikayesini Innaratu. Bir silahın etrafında şekillenen, farklı kültürlerin, apayrı insanlarına ait hikayeleri, 4 farklı ülkeyi dolaşarak ve de bağlayarak anlatıyor. Kocaman sandığımız dünyayı küçültüyor, mesafeleri azaltıyor.

Eski Ahit’in “Yaratılış” olarak bilinen ilk bölümünde yer alan Babil’in hikayesi hem filme adını veriyor hem de filmin tasvir etmeye çalıştığı dünyayı, bugün içinde yaşadığımız 11 Eylül sonrası Amerika ve yandaşı ülkelerinin yarattığı korku ve paranoyanın doğurduğu ayrımcılık ve ırkçılık eşliğinde kutuplaşarak küreselleşen dünyayı, asırlar öncesinden bir örnek vererek anlatıyor. Bu hikayeye göre Babil’deki kuleyi insanlık cennete ulaşabilmek için inşa etmişti. İnsanın doğasından kaynaklanan bir yetinememe ve daha fazlasını isteme güdüsüyle, sadece Tanrı’ya boyun eğmek ve dua etmek değil, Tanrı olmak istemleriyle bu kuleyi dikmeye başlamışlardı. Fakat, Tanrı onlara ceza olarak dillerini karıştırmış ve böylece birbirlerini anlamalarını engellemişti. İletişim sağlayamayan gruplar, kuleyi dikemez hale gelmiş ve daha sonra dünyanın farklı bölgelerine dağılmışlardı ve böylece farklı ırklar ve diller doğmuştu.

İşte bu farklı dillerin birbirleriyle içiçe geçtiği bir film Babil. Japonya’dan, Fas’a, Amerika’ya, Meksika’ya uzanıyoruz bu filmde. Japonca, Arapça, İngilizce ve İspanyolca yönetmenin bir hikayeden ötekine atladığımız kurgusunda aynen Babil’in hikayesinde olduğu gibi birbirine karışıyor. Fas’ta iki çoban kardeşin hikayesi, Amerikalı bir çiftin Fas’ta geçirdikleri yolculuk, Amerika’daki bir Meksikalı çocuk bakıcısı ve sorumluluğundaki Amerikalı çocukların Meksika’ya olan kısa ziyaretleri ve Japonya’da sağır ve dilsiz bir genç kızın hikayesi filmde birbirine bağlanıyor. Bir hikayeden ötekine atlarken, dillerin ironisini yaşamamak mümkün değil. Bazen farklı dillerde anlaşanlar, ya da anlaşmaya çalışanlar, aynı dilde konuşanlardan daha iyi anlıyorlar birbirlerini. Ve bazen sessizlik her türlü iletişimden çok daha anlamlı ve huzur dolu olabiliyor.

Innaratu’nun kamerası ve anlatımının eşliğinde, tasvir etmeye çalıştığı bütün farklı kültürleri ve insanları tanıyabiliyor ve yaşayabiliyor izleyici. Fas’ın uçsuz bucaksız uzanan topraklarında uçuşan tozların arasından, Meksika’da rengarenk bir düğüne, oradan Tokyo’nun neon ışıklarında capacanlı parlayan kalabalık ve gürültülü tekno-şehir atmosferine ve de Meksika-Amerika sınırının kurak çöllerine geçerken usta bir sinematografi ile hem götürüldüğümüz yerin kültürüne hem de atmosferine şaitlik ediyoruz. Ama Innaratu karakterlerini hep yakın açılardan göstermeyi tercih ediyor. Kültürlerinin ve yaşadıkları coğrafyanın içinde hem kendileriyle, hem de etraflarıyla çatışma içinde olan bu karakterlerin içsel sıkıntılarını kamerasının en yakın açılarından izleyicisine tanık ettiriyor.

Filmin ortaya koyduğu politik unsurlar kuşkusuz birçok izleyici tarafından mesaj kaygılı ve abartılı okunabilir. Lakin ben bu filmin bir mesaj vermeye çalıştığına inanmıyorum. Innaratu’nun ortaya koymaya çalıştığı şu anda içinde yaşadığımız dünya üzerine bir tasvir sadece, ve tabii ki bu dünya sisteminin getirileriyle mücadele etmek durumunda kalan insanların portrelenmesi. Amerika’nın 11 Eylül sonrasında yarattığı “İslamofobi,” günümüzün belki de en büyük problemlerinden olan göçmenlik sorunu ve belki de bütün bunların oluşumunda en büyük rolü oynayan silahların arasında şekillenen hikayeler bugün birçok insanın farkında olmadıkları ama dünyanın birçok yerinde insanların yaşamak zorunda oldukları ya da bırakıldıkları gerçeklerin parçaları. Innaratu’nun filmi de bu noktada çok önemli bir modern insanlık portresi aslında. Asırlar önce anlatılmış, insan doğasının elindekiyle yetinememe ve Tanrı olma tutkusunun, onların ayrımına ve anlaşamamalarına yol açan hikayesinin, bugün de onları birbirinden ayıran ve iletişimsizliklerini sağlayan en önemli element olduğunu ortaya çıkarıyor. Innaratu’nun filminde hergün milyonlarca göçmenin daha iyi bir hayat için yaşamlarını tehlikeye atmaları ve sınırlarda yaşadıkları hayat mücadelesine, Amerika’nın Batı’da yarattığı İslam fobisinin izlerine ve ırkçılık ve ayrımcılığın ulaştığı en korkutucu boyutlarına    ironik ve dolaylı bir anlatımla tanıklık edebiliyoruz. Özellikle Japon kültürüne ait olduğunu düşündüğümüz ama aslında tüm dünyanın mağruz kaldığı bir iletişim probleminin hazin boyutlarına, sağır ve dilsiz bir Japon gencin metaforuyla yaklaşıyoruz. Ve yine de belki filmin en uzlaştırmacı hikayesi olduğunu düşündüğüm bu Japon gencin hikayesi ile Innaratu anlatmak istediğini özetliyor, Babil’deki kuleyi dikmeden önce aynı dili konuşan ve anlaşabilen bir insanlığı, sessizliğin iletişiminde buluyor.

GÖRÜŞLERİNİZ
 
Bu yazı için henuz görüş yok.
İlk yorumu yapmak için için lütfen aşağıdaki "görüş yaz"'a tıklayınız.



 




Arama Motoru

 
Önerileriniz | Yasal uyarilar | Künye