|

“Palmiyelerin Gölgesinde,” savaş öncesinde, savaş esnasında ve sonrasında Irak’ta çekilmiş olan tek belgesel niteliğinde. Iraklıların hayatlarını, belki de hiç onarılmayacak şekilde mahveden bu savaşın başlamasıyla toplumdaki dönüşümü gözlemleyen tek belge. Bir ayakkabı tamircisi, klasik şiir profesörü, güreş antrenörü ve Filistin kökenli bir çevirmen gibi farklı karakterlerin yansımalarında, Iraklıların değişen psikolojilerine tanık oluyor seyirci.
Gizem Yarbil
Bu yıl Belgesel Sinemacılar Birliği’nin düzenlediği, 1001 Belgesel Film Festivali kapsamında gösterilen “Palmiyelerin Gölgesinde” (In the Shadow of Palms) adlı filmde, yönetmen Wayne Coles-Janess kamerasının merceğinden, 2003’teki Amerikan işgali öncesinde, işgal esnasında ve sonrasında, Irak halkını gözlemliyor. Film, haberlerde sürekli gördüğümüz politikacılar ve devlet görevlileri yerine, sokaktaki sıradan Iraklılara söz hakkı veriyor. Filmde sadece tek bir gerçek var, o da ana akım medyanın tanık olmamıza izin vermediği, sıradan insanların gerçeği. Coles-Janess, bu insanlarla ilgili belgeseli hakkında, “Ben politikayla ilgilenmiyorum. Beni asıl ilgilendiren insanlar ve onların içlerindeki politikayı yansıtma biçimleri,” diyor. Ne acı ki, savaştan önce, dünyadaki herkes gibi günlük varoluşlarını sürdüren Irak halkının durumunu “belgeleyen” bu önemli filmin, halen bir uluslarası dağıtımcısı yok. Filmin gösterimi maalesef kendi ülkesi Avustralya’da da engelleniyor.
Temsil hiçbirşeydir
Wayne Coles-Janess’in Irak’a gidip, Iraklıların hayatlarını belgeleme istemi, batıdaki ana akım medyada Ortadoğu’yu gerçek anlamda yansıtabilecek hiç bir görselin yayınlanmamasından doğuyor. Yönetmen bu durumla ilgili şöyle diyor: “Batı medyasında Ortadoğu hakkında görebileceğiniz tek şey ‘Cihat cihat’ diye bağıran kızgın adamlar ya da tozlu, kirli sokaklarda eşek ve develer üzerinde dolaşan fakir insanlar. Şu anda yaşadığımız dünyanın durumuna dair titiz bir görsel tasvir yok. Ben de bir belgesel yönetmeni olarak imkan ve becerilerimi kullanarak Irak’a gitmeye ve medyada 30 saniyede gösterilen klişe betimlemeler yerine, insanların yaşadıkları toplum içindeki daha olağan durumlarını yansıtmaya karar verdim.” Gerçekten de “Palmiyelerin Gölgesinde”yi izleyince, televizyonda izlediğimiz ve Irak’taki gerçekleri temsil ettiklerini düşündüğümüz görüntülerden çok daha farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Ve gerçeklerin bu versiyonu, tabii ki Amerikan hükümetinin Irak’taki operasyonunun arkasındaki güdüleri onaylamadığı gibi, politik kurguların ardında gizlenmeye çalışılan ya da görmezlikten gelinenleri ortaya çıkarıyor.
“Palmiyelerin Gölgesinde,” savaş öncesinde, esnasında ve sonrasında Irak’ta çekilmiş olan tek belgesel niteliğinde. Iraklıların hayatlarını, belki de hiç onarılmayacak şekilde mahveden bu savaşın başlamasıyla toplumdaki dönüşümü gözlemleyen tek belge. Bir ayakkabı tamircisi, klasik şiir profesörü, güreş antrenörü ve Filistin kökenli bir çevirmen gibi farklı karakterlerin yansımalarında, Iraklıların değişen psikolojilerine tanık oluyor seyirci. Filmin başında genel olarak rahat bir hava var Iraklıların yüzlerinde. İnsanlar günlük hayatlarına, savaş tehdidini umursamaz bir şekilde devam ediyorlar. Bir öğretmen, sınıftaki öğrencilerine İngilizce olarak savaştan korkup korkmadıklarını soruyor. “Hayır” diyor öğrenciler. İnsanlar, savaş tehdidi karşısında cesurlar. Aslında, filmin izleyene belki de en çok acı veren bölümü bu sahneler. Şu andaki Irak toplumunu göz önüne getirdikçe, yaşadıkları ve daha da yaşamaya mahkum edildikleri şartlar düşünüldükçe, bu güzel sokakları, caddeleri, mutlu, ışık saçan, güzel insanları görmek, izleyicinin içini burkuyor. Onlar da hayatlarını tıpkı bizim gibi devam ettirirlerken, bugün dünyayı hakimiyeti altına almış haksızlıklar zincirinin ve dikkatlice yazılmış hain senaryoların kurbanı oldular sadece.
“Bombardıman başlamadan yaklaşık bir hafta önce Irak’ta genel hava değişmeye başladı. Ama o noktaya kadar insanlar ‘Aman yıllardır böyle konuşuyorlar, bu da geçer’ diyorlardı. Ben de öyle düşünüyordum. Ama bir hafta öncesinde, insanlar gerçekten değişmeye ve savaş ihtimaline karşı hazırlanmaya başladılar,” diyor yönetmen Iraklıların gerçeklerle yüzyüze gelmeleri üzerine. Bombardımandan bir hafta önce, Iraklıların ifadeleri eski ışığını kaybediyor. Hazırlanmaya başlıyorlar, erzak depoluyorlar ve Allah’a onları koruması için dua ediyorlar.
İnsanlar için “şok ve dehşet”
Iraklıların yüzlerindeki panik ve şoku ancak bombalar gerçekten düşmeye başlayınca görebiliyoruz. Amerika’nın savaş stratejisi olarak, sadece askeri ve kitle öldürme silahlarının bulunduğu bölgeleri bombalaması açıklamalarının aksine, Coles-Janess’in kamerası şahitliğinde, Bağdat’ta bir apartmanın bombalanmasının ardından Iraklıların arasında cehennemi yaşıyoruz. Panik içindeki insanlar, yıkıntıların altında kalanları çıkarırken, bilinçsizce etrafa bağrışıyorlar. Yıkıntılar altından insanlar çıktıkça, korkusuzca reddettikleri savaşın korkunç gerçekleriyle yüz yüze geliyorlar. Savaşı, bütün acımasızlığıyla birkez daha tanımaya başlıyorlar. Coles-Janess soğukkanlı bir şekilde insanları çekmeye devam etmesi üzerine şöyle diyor: “Savaşta binlerce insan ölüyor. Savaşın gerceği bu. Ve her ölüm birden çok insanı etkiliyor. Bir insan öldüğünde sadece bir et parçası olabilir ama geride bıraktıkları, ailesi, arkadaşları göz önünde bulundurulduğunda gerçek kendini göstermeye başlıyor.” Yönetmen, yıkıntıların altından çıkan yaralıları hastaneye kadar takip ediyor. Hastanedeki doktor, gazetecilerin gelmediğinden, sivillerin durumlarını kaydetmediklerinden yakınıyor. Tüyler ürpetici bir sahnede, küçük bir çocuğun hastane yatağında, annesinin gözü önünde hayatını kaybetmesine şahit oluyoruz. Birçoğumuzun görmeyi reddedip kafasını çevirmeye yeltenebileceği bu sahneyi sansürlemeden, tüm soğukkanlılığıyla kaydeden yönetmen şöyle diyor, “Bu savaşın bir gerçeği. Bu acıya anlam kazandırmak veya insanileştirmeye çalışmak korkunç bir şey.”
Coles-Janess, savaş öncesinde Iraklıların, ülkelerinde film çeken bir yabancı olarak kendisine genellikle pozitif yaklaştığını söylüyor. Fakat, savaşın yaklaşmasıyla beraber Iraklılar daha kuşkucu olmaya başlıyorlar. Ardından tutuklanmalar geliyor: “Bombardımanların başlamasıyla tutuklamalar, sorgulamalar arttı ve daha agresifleşmeye başladı. Bağdat’dan ayrılmak istememin nedenlerinden biri de buydu.” Yönetmen kendi güvenliği nedeniyle Bağdat’dan ayrılmak istemiyordu. Amacı, çekim yaptığı kasetlerin emniyetini sağlamaktı. Savaşın başlamasıyla artan paranoya ortamında kasetlerinin güvenliği tehlike altına girmişti: “Bu film Irak’taki hayatın, Saddam rejiminin son günlerinin ve tüm dünyayı etkileyen bu savaşın gerçeklerinin tek belgesel kaydı. Bu nedenlerle kasetlerin güvenliği benim için çok daha önem kazanmaya başladı. Kasetleri devamlı farklı yerlerde saklıyordum. Ya da yanımda taşıyordum.” Wayne Coles-Janess’in altı hafta boyunca çektiği tüm görüntüler bu kasetlerdeydi ve bunların herhangi bir şekilde zarar görmesi ya da ele geçirilmesi demek, tarihi bir kaydın yok olması demekti. Bağdat’ı terk etme kararı hakkında Coles-Janess şöyle diyor, “Kelime anlamında da olduğu gibi belgesel çekmek beraberinde çok büyük bir yükümlülük getiriyor ve bu da gerçekleri belgelemenin insana yüklediği sorumluluk. Eğer bundan 10, 20 ya da 40 yıl sonra insanlar sadece CNN ve FOX TV’yi izlerlerse, Irak Savaşını nasıl yargılayabilirler? Bunları düşündükçe, kasetleri Irak’tan dışarı çıkarmam gerektiğine karar verdim.”
Savaştan sonra
Savaştan sonra, Wayne Coles-Janess belgeseline devam etmek üzere Irak’a geri dönüyor. Iraklılar yoksulluk içerisindeler, sıkıntılılar. Birleşmiş Milletler ambargolarıyla zaten yıkıntıya uğramış ekonomileri artık neredeyse yok olmuş durumda. Birçok Iraklı işsiz. Film boyunca karşımıza çıkan Filistin kökenli çevirmen, Irak vatandaşlığını kaybetmiş. Yönetmen onun hakkında şöyle diyor: “Ailesi 60-65 yıldan beri burada yaşamış. Ben geri dönene kadar normal Iraklılardı. Döndüğümde artık vatanları olmadığını ve Irak vatandaşlıklarını kaybettiklerini söylediler. Burada doğmuşlardı, burada eğitilmişlerdi ama şimdi bir Birleşmiş Milletler göçmen numaraları vardı. Yaşamlarını devam ettirecek bir ülke bulmaları gerekiyordu. Yani 3 jenerasyon boyunca Irak’ta bulunmanın ardından, vatansızlardı.” Seyircinin kendisini bağdaştırdığı ve sempati duyduğu diğer bir karakter olan güreş antrenörünün de savaş esnasında tutuklandığını ve o zamandan beri de kendisinden hiç bir haber alınamadığını öğreniyoruz. Ailesi gözyaşları içinde kameraya anlatıyor yaşananları. Filmin başında ışık saçan bütün karakterlerin yüzleri karanlık şimdi. Gelecek için hiçbir umutları kalmamış. Irak’ın üstündeki gri bulutların ötesini göremiyorlar.
“Irak’ın dışından geliyorlar ve patlamalara sebep oluyorlar,” diyor Iraklılardan biri. Filmin başında Hristiyan ve Müslüman öğrencilerin aynı okula gittiklerini, türbanlı ve başları açık kızların aynı sınıflarda okuduklarını düşününce, insan bu ülkenin bir sivil savaşın eşiğinde olduğuna inanamıyor. Yönetmene bu konu hakkındaki fikirlerini sorunca şöyle diyor: “Savaştan sonra gittiğimde, bombalamalar başlamıştı ve Iraklılar “biz değiliz” diyorlardı. Irak’ın dışından gelenlerin problem yaratmaya calıştıklarına inanıyorlardı. Geçen kasımda Arap gibi giyinip, kendilerini farkeden Iraklı askerlere ateş açan İngiliz askerleriyle ilgili bir yazı okudum. Benzer şeyler Vietnam’da ve başka birçok çatışmada da oldu. Bu, toplumsal dengeyi bozma yöntemlerinden biri. Muhammed ve Hasan’ın Muhammed ve Hasan’la savaşması, Muhammed ve Hasan’ın Sam amcayla savaşmasından çok daha iyi. Duyduğum şu ki, camiilerde ve pazarlarda gerçekleşen birçok bombalama planlanmamıştı. Zaten, Iraklıların doğasında böyle bir şey yapmak yoktu.”
Avustralya filmi reddediyor
Bu önemli belgesel film, savaş öncesi ve sonrasındaki Irak halkının toplumsal psikolojisi üzerine kaydedilen tek “belgeleme”, ne yazik ki hala bir dağıtımcı firmayla anlaşamamış durumda. Dünyanın birçok yerinde festivallerde gösterilmiş ve çok iyi eleştiriler almış olmasına rağmen, hiç bir televizyon yayın organı, ya da film dağıtım şirketi filmi daha çok insana göstermek amacıyla yönetmenle bağlantıya geçmemiş: “Dünyanın en prestijli belgesel film festivallerinden olan Yamagata’da büyük ödülü kazandığında, bir çok telefon, email ya da fax alacağımızı düşünüyorduk. Ama hiçbir şey gelmedi.” Kendi ülkesi Avustralya’da ise durum daha da umutsuz durumda. Yönetmen Irak’ta çekim yapmanın, Avustralya’daki filmi karalama politikalarıyla savaşmaktan çok daha kolay olduğunu söylüyor: “Adelaide, Melbourne, Sydney, Brisbane ve Avustralya Film Enstitüsü filmi reddettiler…Avustralya’daki ana akım medyada ve ülkenin bilincinde bu film yer almıyor.” Yönetmen bunun arkasında yatan gerçek nedenin, Avustralya hükümetinin Irak Savaşı’nı desteklemesini haklı çıkaracak bir korku politikasını ülkede devamlı canlı tutmaya calışması olduğunu söylüyor: “Avustralya’da herhangi bir gün gazeteye baktığınızda, bir politikacının ya da devlet biriminin terörizme karşı yeni bir yasa tasarısı çıkardığını ya da yeni bir tehdidin eşiğinde olduğumuzu söylediğini görebilirsiniz. Birçok yorumcu, Avustralya’da hükümetin seçimlerden önce lobi yapmak için bu korku ve paranoya ortamını yarattığını düşünüyor ve bunlar gerçekten Avustralya halkının toplumsal yapısını çok değiştirdi. Gittikçe, sadece ekonomik, politik olarak değil, toplumsal olarak da Amerika’ya benzemeye başladık. Sanki eski Beyaz Avustralya Siyaseti günlerine dönüyoruz.”
Avustralya’nın filmi reddetmesinin arkasında yatan başka bir gerçek de, Iraklıları insanileştirerek, “içimizden biri” gibi göstermekten korkmaları. “Bir savaş var ve bu savaş için 2 milyar dolar vergi ödüyorlar, Iraklıları bombalamak için. Propoganda için de milyonlarca dolar harcıyorlar. Onlara sıradan Iraklıları gösterecek bir film görmek istemiyorlar.”
Bu film yıllar sonra, bir sonra ki jenerasyonlara, Irak Savaşını sorgulamalarında yol gösterecek, onlara Irak halkının savaş öncesindeki durumlarını, savaş sırasındaki paniklerini ve savaş sonrasındaki mahfoluşlarını kanıtlayacak çok önemli bir belge. Irak’taki savaşı gerçekten kavrayabilmek için insanların, günün içinde akıp giden sıradan Iraklıların savaş gerçeğiyle nasıl mücadele ettiklerini görebilmesi gerekiyor. Sokaklardaki acıyı ve insanların yüzlerindeki hüznü fark ettikçe insan, gerçek anlamda savaşı kavrayabiliyor. Bu film, kitlelere yayılmayı hakededen bir yapım.
|