|

Belgesel Sinemacılar Birliği’nin bu yılki 1001 Belgesel Film Festivali’nin açılış gecesi, belki salonda çoğu kişinin haberi olmasa da, uluslararası çapta birçok tartışmaya yol açmış bir filmle yapıldı. Festivalin açılışını, doğruluğu ve netliği bu kadar eleştirilmiş bir filmle yapmak ne kadar etik tartışılır ama o gecenin organizasyonunda meydana gelen birçok etik olmayan olay sonrasında sadece bir nokta üzerine kanalize olmadan Festivali ve genel olarak organizasyonu eleştirmek gerek. Gizem Yarbil
Belgesel Sinemacılar Birliği’nin bu yılki 1001 Belgesel Film Festivali’nin açılış filmi “Cenin Cenin,” İsrail’in 2002 yılında Cenin mülteci kampında düzenlediği ve birçok sivil Filistinlinin hayatına mal olan 10 günlük operasyon sonrasında, çatışmaları yaşayan Filistinlilere ses veren bir film. Korkunç bir saldırının ertesinde, bu insanların içlerinde birikin nefret ve kinin, bütün umutlarına rağmen artık barıştan ne kadar uzak olduklarının ve hayal kırıklığının getirdiği öfkenin dışa vurumu. İsrail’in Nisan 2002 yılında düzenlediği bu operasyon, Filistin ve İsrailliler arasındaki görüş ayrılıkları doğrultusunda tam olarak bir netliğe ulaşamamış durumda. Uluslararası İnsan Hakları Örgütleri ve Birleşmiş Milletler ancak saldırılar sonrasında bölgeye girebildikleri ve 10 günlük süreçte İsrail tarafından girişlerine izin verilmediği için olaylar, saldırılar sırasında orada bulunan İsrail ve Filistinliler tarafından farklı şekilde yansıtılabiliyor. İki tarafın kendilerine ait bir doğrusu var ve böyle bir durumda “Cenin Cenin” de bir tarafın doğrusunu temsil ederken, olayları çarpıtmaktan, yanlış sunmaktan ve sunduklarını da kanıtlayamamaktan yargılanıyor.
Cenin mülteci kampı 1953 yılında Cenin şehri sınırları içerisinde kuruldu. 1948 yılında, İsrail’in, Filistin köyleri ve kasabalarını boşaltması ve birçok Filistinliyi evlerinden etmesi sonucu, mültecilerin yerleştirilmesi için böyle bir kampın kurulmasına ihtiyaç duyuldu. 1967’de ise, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’yi işgali sonucu, Cenin’de yaşayan mülteciler bugüne kadar sürecek zorlu bir döneme girdiler. Binlerce yıl beraber yaşadıkları insanlar, kendi devletlerini kurmak adına, onları evlerinden, yurtlarından etmiş ve sonu gelmek bilmeyen bir işgalin boyunduruğu altına sokmuşlardı.
“Cenin Cenin” adlı belgeseli izlemeden önce çok kısaca böyle özetlenebilir Cenin mülteci kampının hikayesi. Her ne kadar Filistin halkının 1948 yılından beri yaşadığı zulmün hikayesi kolay kolay özetlenemese de, “Cenin Cenin”’i izlemeden önce Filistin-İsrail sorununun genel hatları göz önünde bulundurulmalı ve yaşanan tüm çatışmalar, savaşlar, baş kaldırılar arasından sadece bir tanesi olan İsrail’in Nisan 2002 yılında Cenin mülteci kampına bir hafta boyunca hava ve karadan saldırısı, sorunun tüm boyutlarını içeren geniş bir çerçeveden irdelenmeli. Çünkü, her ne kadar Belgesel Sinemacılar Birliği’nin web-sitesinde ya da organizasyonla ilgili her hangi bir bilgi kaynağında yer almasa da “Cenin Cenin” uluslararası çapta oldukça tartışmalara yol açmış, içeriğindeki birçok sahnenin inanılırlığı sorgulanmış ve tam olarak da kanıtlanamamış.
İsrailli bir Arap olan Mohammed Bakri’nin, Cenin mülteci kampına İsrail saldırılarından 2 hafta sonra gelmesi ve olay sırasında orada olmaması, dolayısıyla Cenin saldırısıymış gibi gösterilen birçok görüntünün nereden geldiği en büyük tartışma konularından biri. Filmin bir sahnesinde, bir tankın, yerde sırayla yatmış Filistinlilerin üzerine doğru ilerlemesi ve tam olarak ne olduğunu görmeden sahnenin siyaha kesilmesi, ayrıca filmin birçok yerinde İsrail tanklarıyla Filistinli ölmüş çocukların fotoğraflarının yanyana montajlanması, çeşitli film hileleriyle Mohammde Bakri’nin konuyu çarpıtarak ve gerçeklerden uzaklaştırarak propaganda yaptığı izlenimini yaratıyor. Çünkü, Bakri bu görüntülerin asıl saldırıya ait görüntüler olduğunu kanıtlayamıyor ve bir belgesel yönetmeni için asla yeterli olmayacak bir açıklama yaparak bütün bunların kendi sanatsal tercihi olduğunu belirtiyor.
Bunun haricinde, filmde sık sık gözüken Cenin Hastanesi doktoru Abu Rali’nin, saldırılar sırasında hastanenin tüm batı yakasının bombalandığı ve elektrik ve suyun kesildiği iddiaları da orada bulunan Dr. David Zangen tarafından reddediliyor. Zangen, hastanenin bir batı yakasının bile bulunmadığını ve elektrik kesildiğinde bile jeneratörlerle hastaneye elektrik sağlandığı belirtiliyor. Filmde, hastanenin hiçbir darbe görmemiş koridorlarında yürüyen Mohammed Bakri’den, bu konuyla ilgili açıklama yapması istendiğinde, bir sahnede hastanede kırılmış bir cam gördüğümüzü, ve tamamen zarar gören batı yakasının da burası olduğu şeklinde cevap veriyor. Bu da tabii ki izleyicide kırık bir cam nasıl tamamen yıkılmış bir hastane bölümüymüş gibi lanse edilir sorusunu uyandırıyor.
Tabii tüm bu tartışmalara cevap olarak Filistinliler de Haaretz gazetesi gibi İsrail kaynaklarını göstererek cevap veriyorlar. Mesela, saldırılar sırasında orada bulunan İsrailli doktor David Zangen’in, filmde iddia edildiği gibi Cenin kampının haricinde toplu mezarların bulunmasını reddetmesi üzerine, Filistinli taraf, Haaretz gazetesindeki bir habere dikkat çekerek, İsrail yüksek mahkemesinin o tarihlerde geçici olarak İsrailli askerlerin ölmüş cesetleri kampın dışına taşımalarını bloke eden bir yasa çıkardıklarını gösteriyor. Ölen Filistinlilerin kesin sayısını tesbit etmek üzere bölgeye çağırılan Birleşmiş Milletler heyetinin ve birçok başka uluslararası insan hakları örgütlerinin de girişine izin verilmemesi nedeniyle, ve ölen çoğu Filistinlinin cesetlerinin ortadan kaybolması üzerine, bölgede ölenlerin sayısı tam olarak tesbit edilemiyor.
Bütün bunlar bir kenara bırakılır ve olaya daha önce de belirtildiği gibi geniş bir çerçeveden bakılırsa, Cenin’in hikayesi, doğdukları, büyüdükleri ve jenerasyonlar boyunca yaşamlarını devam ettirdikleri evlerinden, köylerinden zorla çıkarılıp, özgürlüklerinin tamamen kısıtlandığı dar alanlara hapseldilen çaresiz insanların hikayesi. Filmde tankların, Filistinlilerin üstünden geçmesi siyaha kesse de, sorunu takip edenler o tankların kaç kişiyi ezip geçtiklerini zaten biliyorlar. En fazla bilinen örneklerinden biri de, bir Filistinlinin evinin yıkımına izin vermemek üzere evin önünde kalkan duran Rachel Corrie adlı Amerikalı genç kızın, İsrail tankının altında kalmasıdır. Mohammed Bakri, saldırılar sırasında Cenin’de olmasa da, bulduğu tank görüntüleri asıl Cenin saldırısına ait olmasa da, bilinen gerçek tankların o topraklarda var olması, birçok Filistinlinin evini yerle bir etmesi ve çoğu Filistinlinin hayatını sona erdirmesidir. Bu gerçeği bildiğimiz sürece, gördüğümüz tank görüntüsünün Cenin saldırısına ya da Refah’da bir girişime ait olup olmaması ne farkeder ki diye sorabilir insan. Filistin’de tanklar her gün var ve Filistin’in geçeği de bu. Ama bir belgesel yapılırken, kesin ve net gerçeklerden asla taviz verilmeden, gösterilen her bir detayının doğru bilgilerle ve kanıtlarla savunulabilmesi de belgesel yapmanın gözardı edilemeyecek, vazgeçilmez etiklerinden biri.
Savunduklarının ve söylemeye çalıştıklarının bütün haklılığına rağmen, Mohammed Bakri’nin hatası, bir belgesel yönetmeni olarak, özellikle bu kadar tartışmaya ve müdaheleye açık bir konuda, eleştirdiği ve okları çevirdiği tarafa hiçbir şans vermeyecek netlikte ve kesinlikte, saydam bir film yapması gerekirken, kendini haksız duruma düşürecek ve uluslararası camiada filminin inanırlığını ve güvenirliliğini azaltabilecek belirsiz ve kesin olarak kanıtlanamayan detaylar içeren bir film yapması. Bütün bunların üzerine de kendisi sorgulandığında, kesin ve net cevaplar vermeyerek iyice inanırlığını kaybetmesi. Mohammed Bakri’nin, belki de uluslararası film izleyicilerinin gözünde tam olarak inanılır bir yönetmen olması, “Cenin Cenin” üzerine çıkan tartışmalar sonrasında bir daha hiç mümkün olmayabilir.
Atilla Koç farkı
Belgesel Sinemacılar Birliği’nin bu yılki 1001 Belgesel Film Festivali’nin açılış gecesi, belki salonda çoğu kişinin haberi olmasa da, uluslararası çapta birçok tartışmaya yol açmış bir filmle yapıldı. Festivalin açılışını, doğruluğu ve netliği bu kadar eleştirilmiş bir filmle yapmak ne kadar etik tartışılır ama o gecenin organizasyonunda meydana gelen birçok etik olmayan olay sonrasında sadece bir nokta üzerine kanalize olmadan Festivali ve genel olarak organizasyonu eleştirmek gerek. Açılış gecesi saat 08.00’de başlamasına rağmen, tamamen dolu AKM salonu 40 dakika, hiçbir gerekçe verilmeden bekletildi. Daha sonra apar topar, geceyle alakasız bir Babazula konseri sonrasında Belgesel Sinemacılar Birliği ve festival organizasyonundan yetkililer konuşmalarını yaptılar. Yarım saatden fazla, oturdukları yerde bekletilmiş ve daha sonra gösterilecek filmle ya da festivalin temasıyla hiçbir ilgisi olmayan Babazula konseriyle tüm konsantresini kaybetmiş bir kalabalığa, tamamen kişiliksiz ve akademik bir sunum edasıyla okunan bu uzun ve gereksiz konuşmalardan daha büyük bir işkence olamazdı. Bu tarz konuşmalar ve mesajlar açılış filminin öncesinde değil de, filmden bağımsız bir açılış kokteyli ya da basın bülteniyle iletilse, seyirciye de filmin yönetmenine de daha büyük bir saygı gösterilmiş olunurdu. Tam sonunda film başlayacak diye sevinirken sahneye Kültür Bakanı Atilla Koç davet edildi. O ana kadar salona girişini asla görmediğimiz Atilla Koç’un sahneye çıkması, 40 dakikalık gecikmenin bakanı beklememiz nedeniyle olduğunu düşündürdü. Eğer hiçbir gerekçe verilmeden böyle bir bekleme söz konusu olursa, bekleyen seyirci de istediği şekilde bekletilmesine kendince gerekçeler getirebilir. “Hani artık savaş belgeseli çekmek istemiyorduk?” diye bağıran ve Atilla Koç’un sahneye gelmesini protesto eden kalabalık, alkışlarıyla bakanı konuşturmadı. Birçok insan ayağa kalkıp, bakana sırtını döndü. Her ne kadar ertesi gün Kanal D ana haber bülteninde “Ayıptır beyler” diye eleştirilip, “Bakanın neden protesto edildiği anlaşılamadı” diye bir haber yapılsa da, protesto edilen sadece Bakan Koç değil, AKP hükümetinin Lübnan’a asker yollaması, tüm Lübnan savaşı boyunca sessizce İsrail’i izleyip, savaşın sona ermesi üzerine herhangi bir girişimde bulunmaması ve genel olarak bir istikrar sağlayamamış AKP dış politikasıydı. Dakikalarca bekletilmiş, birçok mesaj kaygılı uzun konuşma ve gereksiz bir konserle abondone olmuş bir kalabalık, ancak böyle bir şekilde kendini dışa vurabilirdi.
|