Şiddet ne yana düşer ustam?
Pusula TVMithat Bereket Mithat Bereket
 
Sinematek

Gizem Yarbil

gizemy@pusula.tv

Şiddet ne yana düşer ustam?

Geçtiğimiz hafta içinde, İstanbul Film Festivali kapsamında günümüzün en önemli ve en tartışılan yönetmenlerinden biri olan Güney Koreli Park Chan-wook İstanbul’da bir ustalık sınıfı verdi. Salondaki birçok kişi için belki de hayatlarının doruk anlarından biriydi bu konferans, en azından benim için öyleydi çünkü Park, şiddetin psikolojinin derinliklerindeki oluşumunu, film dilini kullanarak en etkileyici biçimde anlatabilen ve izleyeni koltuklarına mıhlayabilecek derecede sarsabilen nadir yönetmenlerden biri. Her ne kadar bir çevirmenin dilinden anlamaya çalıştıysak da yönetmeni, Park’ın kendisi ve filmleri üzerine anlattıkları oldukça verimliydi. Park, Güney Kore’nin 2. Dünya Savaşı ve Kore Savaşı ertesi pek de bilinmeyen baskı ve şiddet üzerine kurulu siyasal tarihinin kendi üzerindeki yansımalarını, intikam teması üzerine kurulu filmlerinde nasıl irdelediğini anlattı. İnsan psikolojisinin derinliklerine daldığı filmlerinde Park, aynı zamanda kendi geçmişiyle de hesaplaştığını salondaki çoğu gençlerden oluşan kalabalıkla paylaştı.

Park’ın filmlerinde, özellikle de İntikam Üçlemesi üzerine yaptığı Haklı İntikam (Sympathy for Mr. Vengeance), İhtiyar Delikanlı (Oldboy) ve İntikam Meleği’nde (Sympathy for Lady Vengeance) şiddet öğesinin öne çıkışıyla ilgili konuşan Park, şiddetin dünyayı döndüren güçlerden biri olduğunu ve bireylerin ve toplumların doğasında varolduğunu düşündüğünü söyledi. Park, filmlerinde diğer filmlerde sıkça görüldüğü gibi şiddeti sadece kurbanın gözünden değil, şiddeti uygulayanın gözünden de anlatmaya çalıştığını anlattı. Şiddeti uygulayan insanların da bunun için nedenleri olduğunu, sorunu çözebilmek için bu nedenlerin de irdelenmesi gerektiğini ve kendisinin amacının da şiddeti uygulayan insanın duygularını izleyiciye anlatmak olduğunu vurguladı.     

Park’ın insan doğasındaki şiddetin derinliklerine daldığı ve bu derinliklerdeki intikam duygusunu kurcaladığı filmleri ve bunun üzerinde gelişen tartışmalar benim için yeni değildi. Ama Park’ın anlattığı ve hiç bilmediğim, 80’li yıllarda Güney Kore’de yaşanan siyasal ve toplumsal travmanın, her şeyden önce bir insan olarak ve daha sonra bir yönetmen olarak Park’ın üzerindeki etkisiydi. Ülkesindeki siyasi gerginliğin filmleri üzerindeki yansımasıyla ilgili bir soru üzerine Park, geçmişine döndü ve ses tonundan anladığım kadarıyla hafif de hüzünlendi.

Güney Kore’nin 80’lerdeki siyasi tarihi aslında bizimkinden çok da farklı değil. Hatta Park, anlatmaya başlayınca salonda “bizde de aynı şeyler yaşanıyordu” diye yorum yapanları duydum. 1980 yılında General Chun Doo-hwan o dönemdeki hükümeti devirerek bir darbe yaptı. Askeri darbeyle birlikte gelen şiddet ve baskı ortamına karşı, çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu gruplar demokrasi ve özgürlük adına protestolara başladılar. Chun, bu dönemde birçok sivil ve protestocunun ölümüne sebep olarak tarihe geçti. Fakat, bu protestolar ve ayaklanmaların sonucunda 1988 yılında demokratik uygulamaya geçildi.

Park, bu dönemde ne kadar zor günler yaşadıklarından, üniversitelerdeki kaos ortamından, asker ve öğrenciler arasındaki çatışmalardan, protestolardan ve onlar için günlük hayatın bir parçası haline gelen molotof kokteyllerinden bahsetti. Bazı arkadaşlarının zorla askere alındığını, birçok arkadaşının işkence gördüğünü anlattı. Park, bu dönemde içinde şiddete karşı derin bir korku beslediğini söyledi. Arkadaşları çatışmalara girer, işkence görürken, bu korkunun etkisiyle sadece polise taş attığını ve protestolara çok da fazla girmediğini anlattı. Polise taş attığını söylediğinde alayla karışık masum bir ifade vardı yüzünde. Belli ki yaptığını küçümsüyor çok da ciddiye almıyordu. Çünkü o dönemde birçok insan, uğrunda savaştıkları değerler adına ve aslında tüm Güney Kore halkının özgür ve demokratik bir ülkede yaşamaları için hayatını feda etmişti. Park, bugün Güney Kore’de bu insanların kanı üzerinde yaşadıklarını ve bu nedenle de derin bir suçluluk duygusu duyduğunu söyledi. O zamanlar hiçbir şey yapmadığından, kaçtığından ve şimdi o dönemde kaçmayıp, hayatlarını feda eden insanlar sayesinde rahat bir hayat yaşamaktan suçluluk duyduğundan bahsetti. Yaşadığı suçluluk duygusu ise filmlerinde ortaya çıkıyordu.

Park’ın şiddet korkusu, yıllar sonra bir yönetmen olduğunda onu şiddetin derinliklerine inmeye ve şiddet uygulama ve şiddete maruz kalma psikolojisini irdelemeye, kurcalamaya itmişti. Dolayısıyla intikam tutkusu belki de kendisiyle ve tarihle hesaplaşmasından geliyor. Yıllar sonra, yaptığı filmlerde, şiddetin üzerine sonuna kadar giderek, izleyene tüyler ürpetici bir şekilde en aşırı şiddet anlarını bile cesurca gösterirken, şiddetten de, bir zamanlar ondan korkan kendisinden de intikamı alıyor. Bence günümüzün en önemli yönetmenlerden biri olarak, tanımadığı bir ülkede, tanımadığı insanlara bu itirafları yapması bile takdire değer. Kendisiyle, geçmişiyle yüzleşen, hesaplaşan ve en derin korkularını su üstüne çıkartmaktan kaçınmayan yönetmenlerin filmlerine bu dürüstlük yansıyor. Park Chan-Wook’unkiler gibi filmler de bu yansıma nedeniyle bizi bu denli derinden etkileyebiliyorlar.




GÖRÜŞLERİNİZ
 
uzakdogu13 - (31/7/2008) - Pusula Puanı : 1160

          Aslında orada, dinleyiciler arasında olmak ve ilk ağızdan dinlemek, mimikleri, sesi ve bakışları bizzat yaşamak isterdim. Ama şunu da belirtmek isterim ki her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyan bir başlıkla orada anlatılanları güzel bir şekilde bizlere aktardığınız için teşekkür ederim. ''Şiddet Ne Yana Düşer'' Sanırım şiddetin sağı solu yok. Süregelen zaman zarfında şiddet şekil değiştirsede sonuç hiçbir zaman değişmedi. Şiddete başvuranlar ve şiddete maruz kalanlar sürekli yer değiştirdi ve bu döngü sanırım insanoğlu nefes aldığı sürece az yada çok devam edecektir...


mahsum - (11/4/2007) - Pusula Puanı : 3960

          Şiddet toplumumuza öyle gökten inmiyor ki? ilkokuldaki ders kitaplarından tutunda, deyimleştirdiğimiz sözlere kadar herşey şiddet üzerine örülüdür. zincirleme bir reaksiyon gibi, bu şiddet silsilesi ta devlet katmanlarına kadar sürüyor ve sonuç: Şiddete dayalı bir siyaset bir toplum ve çıkar ilişkileri..


fiat lux - (11/4/2007) - Pusula Puanı : 50

          Sigmund Freud,Psikanalizin temeline 'insanların şiddet ve cinsellik tarafından yönlendirildiği' düşüncesini koyar. Tarihe baktığınızda, onu boşverip etrafa göz gezdirdiğinizde ne kadar haklı olduğunu göreceksiniz. Araba alırken ya kırmızı-spor arabayla kızları etkilemeyi ya da ailemizi rahat ettirebilmek için büyük bir araba seçeriz. Kızları etkilemek kadar aileyi rahat ettirmek de cinsel anlamdaüstlendiğimiz rollerin tatminidir aslında. Şiddet de hayatımızı bu ölçüde etkiler. Oy verirken ya karşıt düşünceyi yıkmayı,yoketmeyi düşleriz ya da daha önce oy verdiğimiz x partisine olan kızgınlığımızın ifadesi olarak y partisine oy veririz.Bunlar da şiddetin bir parçasıdır.İlla birşeyleri kesip parçalamk gerekmez.Üst kattaki komşunuzun olur olmaz sizi rahatsız etmesi de ya bastıramadığı şiddet duygusundan ya da tatmin edemediği cinselliğinden kaynaklanmaktadır.



 




Arama Motoru

 
Önerileriniz | Yasal uyarilar | Künye