Baader-Meinhof’tan, Fransız Alplerine: Bir teröristin hikayesi
Pusula TVMithat Bereket Mithat Bereket
 
Sinematek

Gizem Yarbil

gizemy@pusula.tv

Baader-Meinhof’tan, Fransız Alplerine: Bir teröristin hikayesi

Bu hafta başında Libya lideri Kaddafi’nin ülkesini küreselleşmeye, ekonomisini dünyaya açacağı haberleri, beni !f İstanbul’da izlediğim bir filme geri götürdü. “Bir Terorist Olarak Hayatım” (My Life as a Terorist) aslında eski bir Alman terörist Hans-Joachim Klein’in hayatını anlatıyor. Fakat filmin Kaddafi ile çok ince ama vurucu bir noktada bir bağlantısı var. Ben de, aynen filmin yaptığı gibi, Kaddafi ile ilgili olan o ince noktayı yazının sonuna saklıyorum.

Bir terörist olarak hayatım, eski bir Baader-Meinhof ve daha sonra RZ (Revolutionary Cells) üyesi, terörist Hans-Joachim Klein’in hayatının bir retrospektifi. Filmde, Klein’in çocukluğundan, aktivist gençliğine, daha sonra terörizmi seçimine ve yanlış yolda olduğunu anlayınca, hem adaletten, hem de terörizmden kaçarken, kendi içsel huzurunu yakalamaya çalışan bir kaçak olarak yaşadığı upuzun, yalnız ve ızdıraplı yaşamına tanık oluyoruz. Film uzun bir söyleşi sayılabilir. Yönetmen, bence hayran olduğu ve kamerasının gözüyle keşfetmeye çalıştığı karakterinin hikayelerini arşiv görüntülerinden izleyicilerine sunmak yerine, onun doğrudan seyirciyle iletişim kurmasını sağlayarak ve tüm sahneyi ona bırakarak, tam anlamıyla bir insanın, bir teröristin, portresini çiziyor.

Hans-Joachim Klein zorlu bir çocukluk geçirir. Annesi İkinci Dünya Savaşı’nda toplama kamplarında uzunca bir zaman tutulmuş, daha sonra bir şekilde sağ olarak çıkmayı başarsa da, gerçek dünyaya bir daha uyum sağlayamayarak, Klein daha çok küçükken intihar etmiş bir Yahudidir. Klein, daha sonra evlatlık olarak bir ailenin yanına verilir. Yeni babası, eski Nazilerden bir Alman polisi, küçük bir çocuk olan Klein’ı yıllarca şiddet altında büyütür, döver, aşağılar ve Hans, adaletsiz bir otoritenin, kabadayı güç gösterisi karşısında sessiz kaldığı uzun yılların hıncı ve nefretini, 68’de Almanya’da bir teknisyen olarak çalışırken, şans eseri bir öğrenci protestosunun içinde kendisini buluverince dışarı salıverir. Böylece Klein, Almanya’da bir dönemin öğrenci hareketlerine, eski Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer ve Avrupa Parlementosu üyesi Daniel Cohn-Bendit ile birlikte imza atan isimler arasında yer alır.

Hans’ın hayatının dönüm noktası 1975’de Viyana’daki OPEC merkezine, o zamanların ün yapmış daha sonra birçok filme konu olmuş teröristi Carlos the Jackal (Çakal) ile beraber düzenlediği saldırıdır. Amaç Amerika, İsrail ve yandaşı ülkelere boy gösterisi yaparak, Filistin’in sesi olmak ve yapılan haksızlıkların hesabını sormaktır. Devam eden bir OPEC toplantısına girerek, İran ve Suudi Arabistan yetkililerini öldürmek üzere planlanmış ve Libyalı yetkililer tarafından desteklenmiş bu saldırıda, 3 kişi ölür ve bunlar asıl hedeflenen kişiler değil, masum insanlardır. Hans’ın gözleri önünde ceyeran eden bu olay, terörist arkadaşlarının gözlerini kırpmadan önlerine çıkan masum insanları soğukkanlılıkla öldürmeleri, ve kendisinin de bu olayın bir parçası olması, vicdanını rahatsız edecek, unutulmayacak kareler olarak belirli zamanlarda gözünde canlanarak, bir noktada kendisini intihara bile sürükleyecektir. 

Carlos ve Hans, Avusturya hükümetiyle anlaşarak ellerindeki 30 rehineyle beraber Cezayir’e bir uçuş ayarlarlar. Carlos OPEC binasındaki çatışmalar sırasında karnından vurulmuştur ve gerekli tıbbi yardım da yine Avusturya tarafından sağlanmıştır. Tüm kameraların önünde teröristler ve 30 rehine, Cezayir’e gitmek üzere bir uçağa binerler.
Kuzey Afrika’da, tüm rehineler serbest bırakıldıktan sonra Carlos, elinde 5 milyon dolarlık fidyesi ve arkadaşı Hans’la beraber Yemen’e, bir Filistin terörist yetiştirme kampına gider ve burada eğitilmeye başlarlar. Fakat Hans, yaşadıklarından sonra, şiddetli geçmişini, sol hareketini ve terörizmi sorgulamaya başlar. Bir yandan bir terörist olarak eğitilirken, bir yandan da yıllarca bitmeyecek büyük bir vicdani hesaplaşma içine girer. Bulunduğu ortamı sorgular, ne yaptıklarını, kimin için yaptıklarını, kime faydası dokunduğunu anlamaya çalışır. Yaşadığı gerçeklerle artık bağdaşamayan Hans, Yemen’den kaçar ve 20 yıl boyunca Fransa, Alp’lerinde bir köyde kaçak hayatı yaşar. Alman Der Spiegel dergisine terörizmi reddettiğini açıklayan bir mektup eşliğinde, silahını da göndererek, temiz bir hayata başlar ama geçmişin üzerine düşürdüğü gölgesi, vicdani hesaplaşması ve gördüğü karabasanlar hep devam eder. Bu zor zamanlarında yazar-filozof Jean-Paul Sartre ve Daniel Cohn Bendit gibi arkadaşları kendisine destek olurlar.

Hans’ı hem adalet aramaktadır, hem de reddettiği eski terörist arkadaşları. Korku, paranoya ve huzursuz bir yaşamın ortasında intiharı dener, başarılı olamaz ve en sonunda arkadaşlarının da desteğiyle adalete teslim olur. Daniel Cohn-Bendit ve Joschka Fischer eski arkadaşları için mahkemede savunma yaparak, politik kariyerlerine vuracağı darbeye rağmen Hans’ı yalnız bırakmazlar. Bu dönemde, Fischer’ın Hans’la beraber 70’lerde bir polis memurunu ateşli bir şekilde dövdükleri görüntüler ortaya çıksa da, Fischer tekrar ve tekrar şiddeti uzun bir süre önce reddettiğini söyler. Hans, Viyana’daki 3 ölümle doğrudan alakası olmadığı için 9 yıl hapse mahkum edilir. Marcel Proust’un epik eseri “Kayıp Zamanın İzinde”yi okuyarak, opera dinleyerek ve şiddet dolu geçmişinden vicdanını arındırmaya çalışarak geçirdiği 6 yıl sonunda affedilerek dışarı çıkar ve Fransa’daki sessiz hayatına geri döner.

68 kuşağı, dünyada belki bir daha eşi benzeri görülmeyecek bir hareketin öncüleriydi. Bütün dünyaya yayılan bir devrimin, özgürlük, eşitlik ve barış gibi kavramlarını ön  plana çıkaran ateşleyicileriydi. Vietnam Savaşı’nın sona ermesinde bu hareketin etkisi yadırganamaz. Almanya’da ise durum biraz daha farklıydı. Ülkenin yakın tarihi, her ne kadar çabucak insanların kafasından silinip, bir normalizasyon politikasıyla unutturulmaya çalışılsa da, ülke idaresinde ana unsurlarını devam ettiriyordu. Almanya’daki sol öğrenci hareketi, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ülkelerinde halen devam etmekte olduğuna inandıkları faşist düzene bir son vermek üzere ayaklanmıştı. Bu solcu grupların bir kısmı, Cohn-Bendit ve Fischer gibi şiddeti reddedip, düşüncelerini farklı yöntemlerle öne çıkartıp, tartışarak yaşatmayı ve etkili kılmayı seçerek, kendilerini Alman ve Avrupa politikalarını etkileyecek figürler olma yoluna kanalize ederlerken, bir kısmı da Carlos, RAF ve RZ örgütleri gibi şiddeti ve kıyımı seçtiler ve hayatlarına uluslararası entrika oyunlarının piyonları olarak devam ettiler.

Hans terörün, savundukları, eşit, adil ve özgür bir hayat düzenini yaşatmak yolunda doğru bir yöntem olmadığını keşfederek, şiddeti ve masum insanları öldürmeyi reddetti. Savunduğu şey her ne kadar haklı olursa olsun, terörün, adaletsiz ve haksızlıklar karşısında çözüm getirecek bir hareketlenme olmadığına, ve tam tersine aynen kendi ülkesinin çok da uzak olmayan İkinci Dünya Savaşı tarihinde yaşattırılan bir devlet terörü gibi, masum insanları öldürmek üzerine kurulmuş, ahlaksız ve insan dışı bir örgütlenme olduğuna karar verdi. Aynı zamanda, öğrendiği bazı şeylerden sonra, terörün aslında ülkeler arasında oynanan bazı oyunların bir kuklası da olduğunu anlamıştı.

Peki, ellerinde hiçbir şeyleri olmayan, şimdiki zamanları da, gelecekleri de bir umutsuzluktan ibaret, haksızlıklara, adaletsizliğe mağruz kalmış insanlar ne yapmalı? Bu insanların terörden ve şiddetten başka, kinlerini ve nefretlerini kusabilecekleri, adalet isteyebilecekleri, öc alma duygularını bastırabilecekleri bir çareleri var mı? Bu benim de kendi kendime sık sık düştüğüm çelişkili bir soru. Ama her ne olursa olsun masum insanların öldürülmesini savunamıyorum.

Bu Nisan’da, Filistin’de, şiddet içermeyen yöntemlerle aktivist stratejilerin tartışalacağı ve uygulanacağı çok faydalı bir konferans düzenleniyor. İsrail’in Haaretz gazetesinden Amira Haas, akademisyen yazar İsrailli Ilan Pappe, Avrupa Parlementosu üyesi, aktivist Luisa Morgantini, Filistinli aktivist Sam Bahour ve Nobel Barış Ödülü sahibi İrlandalı Mairead Corrigan Maguire gibi ünlü barış yanlısı aktivistlerin katılacağı konferansta, zulüm ve baskı uygulamalarına karşı şiddet içermeyen stratejiler tartışılacak. Konseransa Türkiye ve dünyadan da medya ve sivil toplum örgütlerinin katılarak, kolektif bir bilinç oluşturulmasında ön ayak olmaları gerekiyor. 68’lerdeki gibi tüm dünyaya yayılabilecek, kolektif ve çoğul bir hareket yaratılabilir, baskı ve zulüme karşı bir direniş gösterilebilir.

Şu bizim Kaddafi’ye gelince. Hans-Joachim Klein’le Kaddafi’nin yolları çok önemli bir noktada kesişiyor ve bu ince ve vurucu nokta Hans’ın hayatını değiştirecek kararları almasında en önemli etkenlerden biri oluyor. Hans’ın OPEC olayında yer almak istemesinin ana nedeni Filistin hareketini desteklemek, Amerika ve İsrail politikalarına karşı ses çıkarmak istemesiydi. O noktada İran ve Suudi Arabistan yetkililerini öldüreceklerini biliyordur ama bunu, onların yaşattıkları adaletsizliklerin kendilerine geri dönüşü olan alternatif bir adalet olarak görüyordu. Masum insanların öldürülmesi istediği bir şey değildi. Daha sonra Yemen’deki kampta, Hans bütün bu planın Kaddafi’nin bir çıkar oyunu olduğunu öğrenmişti. Libya’nın açıkça kendilerini desteklemesinin ve gerekli istihbaratı sağlamasının da nedeni buydu. Çünkü Kaddafi’nin amacı, OPEC saldırıları sonucunda petrol fiyatlarını yükseltmekti. Tüm bu organizasyonun, Filistin meselesiyle hiçbir ilgisi yoktu.




GÖRÜŞLERİNİZ
 
mahsum - (11/4/2007) - Pusula Puanı : 3960

          önce özgürlük tutkusu ama zamanla farkında olmadan çıkar ilişkilerinin kirli yüzü ile karşı karşıya kalma. vicdanı ile hesaplaşma gibi bir olguyu yaşamış bir insan olarak, keşke diğerleride vicdanlarını da biraz sogulayabilselerdi..


_özge_ - (16/3/2007) - Pusula Puanı : 1290

          çok güzel ve ayrıntılı bir yazı olmuş keşke olmasa dediğiniz gibi şiddet,ölüm,savaş...vs...


Semir Rende - (15/3/2007) - Pusula Puanı : 60

          Dolu dolu bir yazı...

          Egemen güçlerin her alanda kullandıkları ve hepimizin alıştığı "terör" sözcüğünü sevmiyorum.

          Kendinize sorduğunuz "bu insanların terörden ve şiddetten başka,kinlerini ve nfretlerini kusabilecekleri,adalet isteyebilecekleri,öç alma duygularını bastırabilecekleri bir çareleri var mı? sorusu,terör yerine silahlı eylem kullanılsaydı daha sevimli olurdu diye düşündüm.

          Çünkü bu insanların amacında bireysel çıkar yerine toplumsal çıkar var ve iyi niyetle hareket ediyorlar.Tabi bu,yaptıklarını hoş görmeyi ve haklılıklarını getirmiyor.İnsanların öldürülmesini savunamıyoruz,savunmayacağız da.Barış,adalet,eşitlik,özgürlük istiyoruz ve istemeye de devam edeceğiz.Fakat bunu şiddetle,ölümle,kanla,acıyla,silahla istemiyoruz...



 




Arama Motoru

 
Önerileriniz | Yasal uyarilar | Künye