|

!F İstanbul’da dün akşam ilginç bir film gösterildi. 2006 Toronto Film Festivali’nde, FIPRESCI, yani uluslararası sinema eleştirmenleri ödülünü alan “Bir Başkanın Ölümü”nü (Death of a President) izledik. Bir Başkanın Ölümü için, 43’üncü ABD Başkanı George W. Bush’un bir suikast sonucu ölmesi ve bu cinayetin sonrasındaki adli soruşturma sürecini anlatan bir sahte-belgesel diyebiliriz. Her ne kadar konusu ve çok da fazla uygulanmayan sıradışı tarzı ve stili gereği zaman zaman çok ilgi çekici olmayı başarabilse de, film kendi seçtiği sahte-belgesel türünün kendisine sunduğu geniş deneysel ortamı yeterince değerlendirmeyi başaramıyor ve tahmin edilebilir ve heyecansız olmanın ötesine geçemiyor.
Gizem Yarbil
Bir Başkanın Ölümü, 19 Ekim 2007 tarihinde ABD Başkanı George W. Bush’un Chicago’da katılacağı bir ekonomi konferansının çerçevesinde gelişen bir senaryo etrafında kurgulanıyor. Ve gerçekten bir sahte-belgesel olmasına rağmen, teknolojinin olabilecek en son nimetlerini kullanarak tüm bu sahteliği gerçekmişcesine hissettirecek derecede başarılı bir sahte gerçeklik ortamı kuruyor. Olaylar, 19 Ekim 2007’de Bush’un Chicago’ya gelmesiyle başlıyor. Tüm Chicago’da on binlerce eylemci sokaklarda başkanın gelişini protesto ediyorlar. Filmin belki de en güçlü sahneleri buralarda mevcut. Arşiv görüntüleri ile, kurgusal, kendi çekimlerini yer yer birleştirerek şiddetli bir eylem hareketini son derece gerçekçi ve etkileyici bir yaklaşımla yansıtıyorlar. Bu arada güvenlikte meydana gelen bazı çatlaklar sayesinde, birkaç eylemci barikatları aşıp başkanın konvoyuna kadar ulaşmayı başarıyor ve daha filmin başlarındaki bu protesto sahnelerinden, kaçınılmaz olan o suikast anının gerilimi yaratılmaya başlanıyor.
Filmin başından itibaren 19 Ekim günü gerçekleşenleri, o günü yaşayan görgü tanıklarından dinliyoruz. Başkanın koruması, danışmanı, güvenlik görevlileri –tabii bu kişilerin hepsi kurgu karakterler– o gün olanları anlatıyorlar. Anlatılanların canlandırıldığı görüntüler ve anlatıcılar arasında gidip gelirken belgesel, izleyici için sahtelik yok oluyor ve yerine kurgulanmış da olsa gerçek gibi algılanabilmeyi başarabilen bir gerçeklik ortaya çıkıyor. Hepimiz o anın nasıl geleceğini artan gerilimin izlerinde heyecanla bekliyoruz.
Filmde Bush’un kullanılan tüm görüntüleri gerçek ve arşiv görüntüler. Kurgusal karakterlerimiz zaman zaman bu görüntülerin ve fotoğrafların üzerine montajlanıyor. Zaman zaman da arşiv görüntüleri, kurgusal gerçekliğin içine yerleştiriliyor ve böylece mükemmel bir sahte gerçeklik yaratılıyor. Sırf bu açıdan bile film alkışlanmaya değer. Ve o an geliyor. Bush yaptığı konuşmanın ardından Sheraton otelinin kapısına çıkıyor ve sevenleriyle selamlaşır ve tanışırken, nereden geldiği tam olarak belli olmayan bir kurşunla yere yığılıyor. Yine başarılı bir efektle çok kısa bir süre için bile olsa Bush’un karnından vurulup, yere doğru yığılışına tanık oluyoruz. Yaşadığımız tarihin yakın bir kurgulaması, ama bu derece şok edici bir kurgulaması ancak bu kadar etkileyici olabilir.
Ama filmin devamı başı kadar etkileyici olmayı ne yazık ki başaramıyor. Dünya tarihinin en köklü ve radikal değişikliklerine tanık olmamızı sağlamış, küreselleşmiş dünyayı yeni bir evrime sokmuş bir “başkanın” ölümü çok daha sansasyonel, güçlü ve yaratıcı bir gelecek doğurabilecekken, Bir Başkanın Ölümü zaten tahmin edebileceğimiz olasılıkları sunmaktan ve bugün tecrübe ettiğimiz olayları dikte etmekten öteye gidemiyor. Film, kendi seçtiği sahte-belgesel türünün kendisine sunduğu geniş deneysel ortamı yeterince değerlendirmeyi başaramıyor ve konusu itibariyle tahmin edilebilir ve cansız olmanın ötesine geçemiyor.
Şüpheliler arasında karşılarına çıkan ve geçmişte istemeyerek El-Kaide ile alakası olmuş herhangi bir Suriyeli olan Zikri yakalanıyor ve kesin olmayan bazı kanıtlar sonrasında Bush’un katili olarak ilan ediliyor. Ama tabii aklı salim izleyici katilin tabii ki Müslüman biri olmadığını tahmin edebiliyor. Peki katil çok ilginç biri mi çıkıyor? Ne yazik ki yine günümüz politik söylemlerinin ötesine geçmeyecek derecede yaratıcılıktan uzak ve tahmin edilebilir bir senaryonun son halkası olarak sunulan katil de sıradan olmanın ötesine geçemiyor.
Son olarak daha filmi hiç izlemeden görmeyi reddetmiş ve filmi “alçak” ilan eden politikacılar (Senatör Hillary Clinton), Amerika’da filmi göstermeyi reddeden sinemalar (Cinemark, Regal) ve filmin reklamlarını göstermeyen televizyon kanallarına (CNN, NPR) bir çift eleştiride bulunalım. Bu kişiler ve yayın organları, böyle bir filmin ardından, izleyen herhangi birinin kafayı takıp da gidip Bush’u vurmaya kalkacağını düşünerek mi bu derece katı ve sansürcü yaklaşıyorlar? Hepimiz biliyoruz ki Bush birçok insana böyle bir senaryonun gerçekleşmesine sebep olabilecek birçok neden sunan bir
|