|

Al Gore’un anlattıklarını takip ettikçe ve bütün noktaları birleştirdikçe şok edici bir gerçekle karşılaşıyoruz. Yıllarca kör olarak yaşadığımızın yada yaşatıldığımızın bilince varıyoruz ve bu da Gore’un belgeselinin tartışmasız gücünü ve etkisini ispatlıyor.
Gizem Yarbil
Al Gore’un belgeseli “Uygunsuz Gerçek”, bilim adamlarının yıllardır üzerinde çalıştıkları ve gidişatının vahimliğini çok uzun bir zaman önce keşfetmelerine rağmen, politikacıların ve özellikle petrol şirketlerinin çıkar planlarının önünde “uygunsuz” bir engel oluşturduğundan dolayı uzun yıllar boyunca görmezden gelinmiş ve vahimliği saklanmış bir gerçeği, küresel ısınmayı, çok yalın ve basit olmasına rağmen, oldukça güçlü, detaylı ve etkileyici olmayı da başaran bir anlatımla izleyenlere sunuyor.
Clinton döneminin Başkan Yardımcısı ve 2000 seçimlerinin Demokrat Başkan adayı Al Gore, küresel ısınmayla ilgili araştırmalarına 1970’li yıllarda başladı. Amerikan Kongresinde bir temsilci olarak Gore, 1979 yılında toksik atıklar üzerine, 1980’de ise küresel ısınma üzerine mecliste soruşturmaların açılmasına önayak oldu. 1990’larda Kyoto Antlaşmasını Amerika’nın da imzalaması üzerine girişimlerde bulundu fakat başarılı olamadı. Son birkaç yıldır da, filmde de tanık olduğumuz tüyler ürpertici küresel ısınma prezentasyonunu yaklaşık 1000 farklı platformda sundu. Al Gore ve beraber çalıştığı bilim adamları bu prezentasyonu Amerika’nın her bir yanından toplanan gönüllülere de öğreterek, daha da yayılmasını ve daha çok insana ulaşmasını hedefliyorlar.
“Uygunsuz Gerçek” Al Gore’un 1000’den fazla sunduğu prezentasyonlarından biri aslında. Power Point’te hazırlanmış bu prezentasyonu Gore, bir salonda izleyicilerine sunuyor ve biz de bu sunuma tanıklık ediyoruz. Çok basit ama oldukça detaylı bir sunum bu. Bir ilkokul öğrencisinin bile anlayabileceği yalın bir dille anlatılıyor, ama kesinlikle etkisinden hiçbir şey kaybetmiyor. Çünkü Al Gore’un anlattıklarını takip ettikçe ve bütün noktaları birleştirdikçe şok edici bir gerçekle karşılaşıyoruz. Yıllarca kör olarak yaşadığımızın ya da yaşatıldığımızın bilince varıyoruz ve bu da Gore’un belgeselinin tartışmasız gücünü ve etkisini ispatlıyor.
Al Gore’un politikası, siyasi görüşü, duruşu, düşünce ve ideolojisi, yaptıkları ya da yapamadıkları filmin en başında seyircinin odak noktası olmaktan çıkıyor. Belgeselin ana anlatıcısı olarak Al Gore, siyasi kimliğini tamamen dışlamamasına rağmen, daha çok dünyayı bizim yarattığımız bir felakete doğru taşıyan bilimsel bir gerçek üzerine yıllarca araştırma yapmış ve araştırmasının sonuçlarını insanlarla paylaşmaya ve onları önemli bir konu üzerine bilgilendirmeye çalışan sivil bir girişimci rolü üstleniyor. Tabii deneyimli bir siyasetçi olması anlatım ve ikna yeteneğini çok daha güçlü kılıyor.
Al Gore’un bu iki saatlik belgeselde anlattığı çok şey var aslında ve herkesin bu belgeseli izlemesi, halen gizlenmeye ya da önemsiz gösterilmeye çalışılan ama aslında ırk, renk, dil, din ayrımı yapmadan tüm insalığı tehdit eden bu sorun hakkında bilinçlenmesi şart. Gore’un araştırmalarına göre 650 bin yıldır, Dünya en sıcak dönemini şimdi yaşıyor. Özellikle son 50 yıldır ısınma hızla ve yoğun bir şekilde artıyor. Kutuplarda, Alaska’da ve Grönlend’de bilim adamlarının bir zamanlar “çok kolay gerçekleşmez” diye düşünmelerine rağmen birçok buzul eriyor ve yok oluyor. Bu nedenle kutup ayıları bazen üzerinde durabilecekleri bir buzul bulamadıklarından dolayı yüzlerce kilometre yüzmekten yorulup boğularak ölüyorlar. Afrika’da koskocaman bir gölün kademe kademe yok olması, Afrika ve Asya’da birçok insan nüfusunun susuzluk ve kuraklık tehlikeleriyle karşı karşıya olması ısınmanın öldürücü etkilerinden sadece birkaçı. Avrupa’da ve Asya’da meydana gelen sel felaketlerinin tetikçisi, Amerika’daki Katrina kasırgası, Güneydoğu Asya’daki tsunami facialarının da okyanuslarda sebep olduğu ısınmayla bir numaralı etkeni küresel ısınma. Bütün noktaları birbirine bağladığımızda tehlikenin boyutlarının korkutuculuğu tartışılmaz.
Belgeselin çoğu Al Gore’un küresel ısınma prezentasyonundan oluşmasına rağmen, arada yönetmen izleyiciye bir nefes aldırıyor ve Gore’un kişisel hikayesine yaptığı geçişlerle, bir politikacının bilimsel bir olayı neden bu kadar önemsediğine dair hayatından ufak kesitler sunarak ipuçları veriyor. Bu anlar, seyirciyi anlatıcısına bağlıyor, onunla özdeşleşmesini ve ona güvenmesini sağlıyor. Bu kişisel bölümlerde, Al Gore’un, oğlunun geçirdiği bir kaza sonucu ölümle yüzyüze gelmesinin yaşattığı şokun da etkisiyle hayata ve değerini yeterince bilmediğini düşündüğü her şeye karşı duyarlılık kazandığını görüyoruz. Gore, yaşadığımız dünyanın değerini yeterince bilmeyerek, bencil bir şekilde devam ettirdiğimiz günlük hayatın, çok yakında bizim için çok değerli olması gereken bir şeyin, hayat kaynağımız olan dünyanın sonunu getireceğine dikkat çekiyor. 2000 yılındaki seçimlerde kaybetmesini ise, kendisi için ne kadar üzücü ve şok edici olsa da, küresel ısınma üzerine yaptığı araştırmalara daha çok yoğunlaşması ve kendini bu konuya adamasını sağlaması açısından önemli bir milad olarak vurguluyor.
Belgeselde Al Gore’un 70’lerin sonlarında ve 80’lerde küresel ısınmayı Amerikan siyasetinde gündeme getirdiği zamanlarda, kongrede pek önemsenmediğini görüyoruz. Ronald Reagan, Baba Bush ve dönemin siyasetçileri Gore’u, halkı yanlış yönlendirmekle suçluyorlar. O dönemde siyaset hayatına son verilen bazı politikacıların Exxon gibi petrol firmalarında çalışmaya başladıklarına ve bilim adamlarının kendi çıkarlarına engel oluşturmayacak, bilim dışı araştırmalar yapmaya zorlandıklarına şait oluyoruz. Bu trend çok da değişmiş değil aslında. Küresel ısınmanın tüm dünya gündeminde bu kadar ses kazanması karşısında panikleyen politikacılar ve büyük petrol firmaları halen bilim adamlarını satın almaya devam ediyorlar. Birkaç hafta önce gündem, Exxon’un para karşılığı bazı bilim adamlarına küresel ısınmanın çok büyük bir tehdit oluşturmadığı ve abartıldığı yolunda açıklamalar yaptırdığını ortaya çıkaran haberlerle çalkalanıyordu. Bu konuyla ilgili Al Gore belgeselde güzel ve sade bir anlatım ortaya koyuyor. Bir terazinin bir tarafına altın külçelerinin, öteki tarafına da dünyanın yerleştirildiği bir çizime bakıyor ve dengenin sağlanmasının bazı çıkar odaklarını huzurlu kılmasına rağmen “bu dengeden dünyayı kaldırırsak ne olur?” sorusu karşısında sessiz kalıyor, çünkü cevabı hepimiz biliyoruz.
Gore, prezentasyonunda, uzaya giden astronotların dünyanın birkaç bin kilometre dışından çektikleri bir fotoğrafını gösteriyor. Simsiyah bir boşluğun içinde küçücük, parlak, mavimsi bir piksel, minicik, kırılgan, savunmasız. Sanki başparmağımızla işaret parmağımızın arasında tutup sıkıştırsak, parçalanacak, yokolacak. Ona zarar vermek çok da zor değil aslında, ne kadar heybetli, ihtişamlı, güçlü zannetsek de, o da aslında kendi yarattığı insanoğlunun tehdidi altında.
|